Evet sonunda geldim ve yerleştim. İkinci günümü yaşarken artık başımdan geçenleri yazmam gerektiği geldi aklıma. Herşeyi not aldım şimdi bir bir dökücem buraya
18 Haziran günü öğle saatinde İzmir’den İstanbul’a doğru yola çıktım. Uçak 20dk rötarlı kalktı fakat diğer uçağa daha saatler olduğu için programın aksamasına neden olmadı. 45dklık bir uçuşun ardından İstanbul’a konduk. İstanbul’da dış hatlara ulaşmak için epeyce yürüdüm. Pasaport kontrolünden geçerken rutün sorularla karşılaştıktan sonra gümrüksüz bölümde; normalde 5 lira vermeyeceğim yemeği 15 liraya yedim. Çok koydu ama çok açtım. Uçağı beklerken yavaş yavaş etrafın Japon’larla dolmaya başlaması doğru yolda olduğumun göstergesiydi adeta. THY ve JAL ortak bir uçuş gerçekleştiriyormuş. Biniş saati yaklaştıkça Japon’ların sayısı git gide arttı ve öyle bir hal aldı ki sanki karşımda bir Japon ordusu vardı ve ben tektim. Fakat bir avantajım vardı. Hepsi yaşlıydı
Tatilden dönen Japon turistlerle beraber atladık uçağa. Biletimi internetten check-in yaptığım için cam kenarı seçmiştim.
Uçuş JAL ile ortaklaşa olduğu için tüm anonslar Türkçe, İngilizce ve Japonca olarak yapıldı. Japonca anonslar ilk başlarda komiğime gitse de yavaş yavaş alıştım sanırım.
Gün dönümü çizgisine doğru uçtuğumuz için hava benim için biraz daha erken karardı. Karadenizi geçtikten sonra artık pek birşey görülmüyordu. Artık uyku zamanıydı. Biraz kestirdikten sonra yemek dağıtımı başladı ve artık guruldamaya başlayan midemin sesi kesildi. Yemekten sonra dağıtılan çay ve kahveye şeker vermemelerinin sebebini buraya geldikten sonra anlayacaktım. Zorla da olsa şekerimi aldım tabi ben.
Gece uçusu sırasında Çin ve Kore arasında biraz türbülans yaşadık. Sanırım fırtına gibi birşey vardı.
Hava aydınlanmaya başladıktan sonra pencereden seyre devam ettim. Japonya sınırlarına girdikten sonra aşağıdan yukarı doğru yeşil bir ışık yükseliyor sanki. Bir memleket bu kadar mı yeşil olur? Heryer ama heryer yemyeşil.
Asıl bomba Fuji dağının üzerinden geçerken patladı. O kadar muhteşem görünüyordu ki anlatamam. Yukarıdan bakıldığında bulutların arasından çıkan zirvesi sanki muhallebi tabağındaki bir fındık tanesi gibiydi
Gerçekten görülmeye değer bir manzara. Keşke bi fotoğraf makinem olsaydı.
Artık Tokyo’ya yaklaşıyorduk. Herkes yavaş yavaş hareketlenmeye başlamıştı. Türk pilotumuz bizi pamuk yatağa indirir gibi indiriverdi Narita Havaalanına. Narita, Uluslararası bir havaalanı ve gerçekten çok büyük. Uçak yere deydikten sonra inebilmek için 15dk harcadık.
İndikten sonra bavul sırasında beklemeye başladım. Aslında içime de bir şüphe düştü. Bavulumu İzmir’de teslim ettim ve Tokyo’ya kadar gelmesi gerekiyordu. Fakat prosedürü bilmediğim için yine de biraz tırstım
Ama anlaşıldı ki süphem boşunaymış. Bavulumu aldım ve çıkışa doğru yürüyorduk ki yine bir kontrol noktasıyla karşılaştım. Bu kez bavulumun içine kadar baktılar. Görevli elindeki katalogtan ülkeye girmesi yasak olan maddeleri gösterip bunlardan birini getirip getirmediğimi söyledi. Ceplerimi karıştırıp bi bakayım varmıymış diyecektim ama şakaya gelmez
Yok dedim fakat o tabiki de inanmadı ve bavulumu aradı. Herşeyi didik didik etmesine rağmen benim sormasından korktuğum kutuyu bulamadı nedense
Kontrol noktasından da geçtikten sonra artık Tokyo’daydım. Şimdi ne yapacaktım acaba. Arkası yarın,
Değil şimdi. Ne varsa anlatıp kurtulayım.
Haneda Havaalanına gitmem gerekiyordu ve otobüsle gidilebildiği dışında bir bilgim yoktu. Çıkar çıkmaz otobüs gişeleri gördüm ve atladım hemen. Otobüslerin adı Airport Limousine ama pek bi limuzinlik tarafları da yok açıkçası
Görevliye Haneda Havaalanına gitmek istediği söyledim. Evet başarmıştım, artık herşey çok kolaydı. Ta ki hangi terminale gitmek istediğimi sorana kadar. Ne diyeceğimi bilmiyordum çünkü hangi terminale gitmem gerektiğini bilmiyordum. Biletimi görevliye gösterdim ve hangisi olduğunu bilip bilmediği sordum. Bizdeki gibi terslemek yerine biletimi alıp baktı ve Terminal1′e gitmem gerektiğini söyledi ve biletimi aldım. Bilet için 3000¥ ödedim. Hemen oradaki bankadan da elimdeki dolarları exchange edip Yen aldım. Bu işlem için gişenin önündeki formlardan birini doldurmak ve parayla birlikte banka görevlisine vermek yeterli. Japonca bilmek gerekmiyor. Hatta İngilizce bilmeseniz de olur. Bilet gişesindeki ve bankadaki görevlilerden edindiğim izlenim Japon’ların işlerine ve insanlara olan saygısını biraz anlamamı sağladı. Ardından otobüse atlayınca bunu daha da iyi anladım. Şöför, otobüse binen her yolcuya teşekkür edip iyi yolculuklar diledikten sonra başındaki kulaklıklı mikrofon vasıtasıyla yol boyunca konuşup durdu. Ne dediğini anlamadım tabiki ama eminim ki sayıp sövmüyordu.
Haneda’ya vardığımda saat öğlen 1 civarıydı. Havaalanından girdikten sonra, uçağa 6 saat olmasının verdiği güvenle gözlerimi kapayıp biraz dinlendim. İstanbul-Tokyo uçağında son yarım saatte başım epeyce ağrımıştı. Sanırım aynı pozisyonda oturmaktan.
Biraz dinlendikten sonra etrafı gezmeye başladım. Havaalanında kablosuz internet bağlantısı bulurum ümidiyle bilgisayarı açtım. Bulmasına buldum da, fakat bağlı gözüken internet bir türlü çalışmadı. Dolaşırken internet erişimi için koyulmuş bilgisayarlar gördüm. Atladım tabi hemen. Ücretli olduğunu görmem fazla uzun sürmedi. 100¥ attığınızda 10dk boyunca internete girebiliyorsunuz. Fakat hepsi bu ve yalnızca tek bir pencere açık. Hemen Tokyo’ya vardığımı bildiren bir mail gönderdim eve. Ardından da beni Kumamoto’dan alacak olan Hiyama Hocaya bir mail gönderip Tokyo’ya vardığımı ve bir sonraki uçağın saatini bildirdim.
Ardında da yiyecek birşeyler aramaya başladım. Havaalanındaki dükkanları gezdim. Fakat dışarıdan gördüklerim pek de iştahımı açmadı. Halbuki çok acıkmıştım. Artık açlığa dayanamayıp restoranın birine dalıverdim. Adı “Curry House”, Haneda Havaalanı Terminal1′de.
Girdiğimde restoranda çalışanların hepsi birden hoşgeldiniz dedi. Sonradan dikkat ettim de içeri biri girdiğinde dükkanın en ücra köşesinde oturan çalışan bile hoşgeldiniz diyor. Güzel bir davranış.
Menüyü alıp baktım, bir daha baktım, sonra bir daha. Neydi acaba bunlar. Orada görevli bayanın da yardımıyla pilav ve yanında acaip soslu bir tavuk seçtim. Pilavın tuzsuz olması ilk başta ilginç gelse de sosun gereğinden fazla tuzlu ve baharatlı olması işi kurtarıyordu. İşte terslik de sosun içindeki binbir çeşit baharattaydı. O kadar fazla değişik tat içeriyordu ki bunları yazarken tadı hala ağzıma geliyor. Bana biraz ağır geldi. Tavuk ve pilavı zar zor bitirdim fakat sosu kaldı. Biraz utanarak bıraktım tabağı çünkü gelen herkes adeta yalıyordu tabağı
Dükkandan çıkarken de aynı girişte olduğu gibi hep bir ağızdan teşekkür ettiler.
Etrafta gezerken kartlı telefon ile evi arayabilir miyim diye bir denemek istedim. Telefonların yanında bir kart makinesi var ve 1000¥ verince bir telefon kartı veriyor. Bir kart alıp evi aramak istedim ve yanımdaki paradan bi banknotu makineye sokmamla geri çıkarması bir oldu. Paraya baktığımda 1000¥ yerine 10000¥ verdiğimi anlayınca paraya alışmamın biraz vakit alabileceğini anladım.
Telefon kartını aldıktan sonra makineye takıp alıştığımız şekilde başına +90 koyarak numarayı çevirdim fakat ne ses vardı ne seda. Bir sürü farklı alternatif denedim. Fakat yine de olmadı. Ben de pes ettim. Gezinirken bir “Information” bürosu gördüm. Telefon konusunu danışabileceğimi düşünüp gittim. İyi ki de danışmışım. Yurt dışına erişebilmek için ayrı bir kod gerekiyormuş ve bunu öğrendikten sonra doğru telefona gidip evi aramayı başardım. Not aldığım kağıdı kaybettim yoksa kodu buraya yazardım. Evi arayıp annemle konuşurken karttaki kontörlerin 10ar 10ar düşmesi derin bir yara bıraktı bende tabi, ama yine de buraya geldikten sonra evdekilerle ilk konuşmamdı. 1000¥ gözümün önünde eriyip gitti. Ama olsun. Emelime ulaşmıştım.
Telefon konuşmasından sonra check-in’e gidip uçuş kartımı aldım ve bagajımı teslim ettim. Uçağı beklerken etrafımdakileri seyrettim. Japon çocuklar çok şeker şeyler
Uçuş saati yaklatıkça benim panolara bakışım da sıklaştı. Vakit geldiğinde tekrar kontrolden geçmek üzere kapılara gittim. Bu kez Türkçe bilen görevliler yoktu tabiki. İngilizce’yi de çok iyi konuştukları söylenemezdi. Benimkinin de çok iyi olmadığı düşünülürse anlaşmak biraz zorlaştı. Çantamdaki eşyaları sordular. Ya da ben öyle anladım
Bilgisayarı çıkarmamı istediler ve deodorant kutusuna epey şüpheyle yaklaştılar. Pet şişedekinin de su olup olmadığını sordular. Su olduğunu söyledim fakat yine de kontrol etmek istediler. Kontrol için ise benden izin istediler. Neden izin istediler ve nasıl kontrol ettiler bilmiyorum. Ama ettiler.
Ardından uçağa binmek üzere giriş kapısına gittim. İçeri girdiğimde hostesler uçaktaki tek yabancı olmam nedeniyle midir bilinmez ayrı bir ilgi gösterdiler. Okumam için İngilizce gazete ve dergi getirdiler. Ve devamlı gelip bir isteğim olup olmadığını sordular.
2 saate yaklaşık uçuştan sonra Kumamoto Havaalanına indim. Bavulumu almak için beklerken dışarıda beni bekleyen Hiyama Hoca’yı gördüm. Önceden internet sayfasındaki resmini görmüştüm ve görür görmez tanıdım.
Çıkışta birlikte otoparktaki arabasının yanına gittik. Çantalarımı arka koltuğa koyduktan sonra binmemi söyledi. Ben tam kapıya doğru yönelmiştim ki telaşla “No No No!” dedi. O an farkına vardım ki şöför koltuğuna doğru gidiyorum. Trafiğin ters işlemesine ve araçlarda direksiyonun sağda olmasına hala alışamadım. Karşıdan karşıya geçerken hep yanlış tarafa bakıyorum.
Akşam Hiyama Sensei ile birlikte üniversitenin yurduna geldik. Sensei odanın anahtarını benim için önceden almıştı. Eşyalarımı odaya bıraktıktan sonra beni birkaç oda yanımda kalan Endonezya’lı Heri ile tanıştırdı. Ertesi sabah onunla beraber laboratuvara gelecektim.
Eşyalarımı odaya yerleştirirken odanın havalanması için açtığım balkon kapısından içeri elim büyüklüğünde ejderhaya benzeyen bir böcek girdi. İlk defa bu kadar büyük ve acaip bir böcek gördüm. 4 kanadı vardı ve gövdesi de oldukça büyüktü. Perdeye asılıp durdu ve ben de nasıl dışarı atacağımı aramaya başladım. Bir kağıt parçasıyla ittirerek sürükledim. Göründüğü kadar korkunç bir böcek değilmiş. Hareket etmeye üşenen bişey. Dışarı attıktan sonra kapının yanlış tarafını açtığımın farkına vardım. Diğer kanat açıldığında sineklikli bir bölme çıkıyor. Artık hep o tarafı açıyorum. Böcek olayından sonra tüm yorgunluğumu atmamı sağlamasını umduğum uykuma daldım. Sabah nasıl uyanacağım da aklıma takıldı. Çünkü telefonum ya da çalar saatim yoktu. Ama nasıl olduysa kendiliğimden uyanıverdim. Sabah Heri ile birlikte laboratuvara beraber gittik. Herkesin olduğu gibi Heri’nin de bisikleti var fakat benim olmadığı için bu kez o da yürüyerek bana eşlik etti.
Laboratuvara gittiğimizde Hiyama Sensei’nin, yüksek lisans öğrencilerinden biri olan yine Endonezya’lı Syafaruddin’e beni Yabancı Öğrenci Bürosu’na götürmesini söylediğini öğrendim. Beraber Öğrenci Bürosuna gittik. Burada da tüm başvuru işlemlerimle ilgilenen ve tüm sorularıma bıkmadan cevap gönderen Bn. Noguchi ile tanıştım.
Laboratuvara geri döndükten sonra Hiyama Sensei, işlemlerimde yardımcı olması için Evans’ı görevlendirdi.
Evans ile beraber şehir merkezine gidip belediyede kaydımı yaptırdık. Evans Japon olmamasına rağmen Japonca’yı gayet güzel konuşabiliyor. Benim bile haberim olmayan ihtiyaçlarımı söyleyip beni uyarması da oldukça işime yaradı. Beraber biraz alışveriş yaptık. Bizdeki “Herşey 1YTL” dükkanları gibi burada da “100¥” dükkanları var. Onların birinden birkaç parça malzeme aldık. Başka bir mağazadan da küçük bir tava ve tencere. Ve birkaç mutfak eşyası daha.
Akşam üzeri de süpermarketten yiyecek birşeyler almaya gittik. Evans müslüman olmamasına rağmen benim yiyebileceğim şeyleri gösterip, yiyemeyeceklerime karşı uyarması hoşuma gitti. Marketten çıkışta beni arabasıyla yurda bıraktı ve ben de günün yorgunluğunu üzerimden atmak için yarım saat kadar kestirdim. Daha önce bahsettiğim, “çalışanların müşteriye karşı saygılı olması” durumu markette de geçerliydi.
Biraz dinlendikten sonra tekrar laboratuvara gittim ve bu kez yürüyerek gitmek beni gerçekten yordu. Yürüyerek 25dk kadar bir vakit alıyor. Bu yüzden bisiklet işini halletmeyi kafama koydum.
Akşam yurda geri döndüğümde ton balıklı sandviçimi hazırlayıp afiyetle yedim. Sonrasında da yanımda getirdiğim filmlerden birini seyredip günü noktaladım.
Sabahki ilk işim yurt müdiresiyle olan toplantıya katılmaktı. Uluşlararası öğrencilerin kaldığı bir yurdun yetkilisinin İngilizce bilmemesi de ilginç bir olay bence. Benimle birlikte yeni gelen Mısır’lı Hatm de toplantıya katıldı. İkimizin de yanlarında anlaşabilmek için “Tutor”ları vardı. Benim tutorumun Evans olduğunu söylemiştim. Yurt yetkilisi yurdun kurallarını yarım saat kadar anlattı. Bunun yaklaşık %75ini çöplerin nasıl ayrıştırılacağı ve hangi gün hangi saatlerde atılacağı kaplıyordu. Çöp konusuna özellikle dikkat ediyorlar. Çıkışta Evans; “Bir çöpten bu kadar bahsedilir mi?” diye yakınıyordu
Öğlene doğru Evans ile birlikte Posta Ofisine gidip belediyeden aldığım kimlik kartıyla bir hesap açtım ve paramı yatırdım. Çıkışta birşeyler yedikten sonra tekrar Öğrenci Bürosuna giderek Bn. Noguchi ile bisiklet konusunu konuştuk. Hemen bir tane ayarladılar. Depozitosunu ödeyip bisikleti teslim aldım. Artık yürümek zorunda değildim.
Sanırım baya uzun oldu fakat evden ayrılışımdan şu ana kadar olanları hatırladığım kadarıyla yazmaya çalıştım. 2 gün içinde epeyce şey yaşamışım. Şimdi de yeni bisikletime atlayıp yurda doğru yola çıkıyorum.
Devamı yaşandıkça….


Valla Japonya’da olasım geldi. Gösterilen ilgi ve kolaylık çok cezbetti beni. Sanırım orada bulunduğun sürece bu anlayışı göreceksin Japon insanlarından.
arkadaş,japonyaya indiğinde seni sorguya çektilermi,duyduğuma göre hiç hoşlanmıyolamış türklerden çünkü kaçak yaşayan çok türk varmış
Tabiki çektiler fakat sorun çıkarmalarını gerektirecek hiç bir şey yoktu. Vizem de vardı, uygunluk belgem de. O yüzden sadece genel soruları sordular. Vizesiz girişlerde sanırım biraz daha sıkı tutuyorlar.
farklı bir ülkeyi anlamak açısından yazdıkların takip edilesi. oldukça akıcı bir dile de sahipsin ancak sonlara doğru bu ne ayrıntı arkadaş, annem olsa sana bayılırdı diye düşünmeye başladım:)
Annemin de okuması içim yazdım desem
Çok güzel anlatmışsın Tarık. İnan bende çok istiyorum gitmeyi. Bu sene kismet olursa Japonca Kursu’na bile yazılacağım. Seneye de senin gibi gitmeyi düşünüyorum hayırlısı ile. Bakalım artık.
sizin yazdıklarınızı okurken deli gibi heyecanlandım… bende japonyaya gitmeyi çok istiyorum ama önce çalışıp para kazanmalıyım tabi bu arada japoncayı unutmamak için tekrarlar yapmalıyım… benim lisede yabancı dilim japoncaydı üniversiteyi 2 yıllık okuyunca bu süre içerisinde unutuverdim çoğunu şimdi sadece kendi derdimi anlatabilecek kdr japıonca biliorum ve buna uyuz oluyorum:(… sonuç itibariyle her ne kdr tekrar yapsamda TÜRKİYE de kaldığım sürece hep kendi derdimi anlatacak kdr bilirim çünkü bir japonla ptratiğim yok:D onlar çok hızlı konuşuyorlar – yada bana öyle geliyor- bir yerde japon görsem atlıyorum ama her cümlelerinin ardından yukkuri hanashimasho ka? diyorum sonuç ben onların söylediklerini anlamadan bir iki şey söyleyip uzaklara karışıyorum… oofff nasıl japonya duygularım kabardı… bu arada otobiyografini okudum yay burcusun sandım teraziymişsin o zmn kesin yükselenenin yay:D offf yine çenem düştü size kolay gelsin:D
bu arada aklıma bir soru takıldı neden yokoso?
eh be bilader be ülkeni bu kadar anlatmazsın .
şaka yapıyorum tabi Türkiye’yi ne kadar çok sevdiğini biliyorum
Çok güzel ayrıntılarla anlatmışsın.. kumamoto için bursa başvuran birisi olarak tüm ayrıntıları öğrenmek benim için çok iyi oldu..
Hala daha ordamısın?
Bu yaziyi yazdigim zamanki gidisim 3 aylik idi. 2007 eylulde geri dondum. 2008 Ekimde master a baslamak icin tekrar geldim. Su an buradayim yine
Ekim 2009da mastera başlamak üzere kabul aldım.. Videolar çok çok iyi olmuş.. Yurt odalarını merak ediyordum..
Bu arada azönce tesadüfen özlem ablayla mantı fotoğraflarınızı gördüm
nitekim bölüme döndü ondan da ayrıntıları alıyorum
Ekim ayında orda olacak hali hazırda Ege’den 4-5 kişi daha var
Gün geçtikçe Kumamoto’ya çıkarma yapmış Türk öğrencilerin sayısı da artıyor zannımca
fuji dağının fotosu hala çekilmemiş sanırım esefle kınadım
4 sene gecmis ustunden. Nerden buldun da okudun bunu?
Merhaba Tarık Abi ben Bülent, Ege Kimya Mühendisliğinden bu yıl mezun oldum Nalan Hoca’nın da yardımlarıyla MEXT bursunu almaya hak kazandım yani geliyorum ben de ekimde
Yazdıklarının çıktısını alıp yanımda taşıyacağım o derece sevdim detaylı anlatımın için çok teşekkürler. Görüşmek üzere